Yemekle ve Bedeninizle Barışmak: Yeme Bozuklukları Tedavisi
Yemek yemek, sadece biyolojik bir ihtiyaç giderme eylemi değildir. Bazen üzüntümüzü bastırmak, bazen boşluğumuzu doldurmak, bazen de kontrol edebildiğimiz tek alan olduğu için yemeğe (veya yememeye) sığınırız.
Eğer gününüzün büyük bir kısmı “Ne yiyeceğim?”, “Ne kadar kalori aldım?”, “Çok yedim, şimdi ne yapacağım?” düşünceleriyle geçiyorsa; aynaya baktığınızda gördüğünüz beden ile gerçekteki bedeniniz arasında uçurum varsa, profesyonel bir desteğe ihtiyacınız olabilir.
Yeme bozuklukları (Anoreksiya, Bulimiya, Tıkanırcasına Yeme); bir irade zayıflığı veya “boğazını tutamama” durumu değildir. Bunlar, kökeninde kaygı, özgüven sorunları, mükemmeliyetçilik veya travmaların yattığı ciddi psikiyatrik hastalıklardır.
Bu yüzden çözüm “yeni bir diyet listesi” değil, ruhsal dünyanızdaki düğümleri çözmektir.
Kişinin fiziksel olarak aç olmadığı halde, kısa sürede kontrolünü kaybederek aşırı miktarda yemek yemesidir.
* Döngü: Genellikle stres, üzüntü veya öfke anında başlar. Yeme sırasında geçici bir rahatlama olur, ancak sonrasında yoğun bir pişmanlık, utanç ve suçluluk duyulur. Kişi kusma veya aşırı spor gibi telafi davranışlarına girmez, bu da genellikle kilo alımıyla sonuçlanır.
Aşırı yeme ataklarını, kilo alma korkusuyla yapılan “telafi” davranışlarının takip etmesidir.
* Kişi atak halinde tıkanırcasına yer ve sonrasında bu kaloriden kurtulmak için kendini kusturur, laksatif (ishal yapıcı) ilaçlar kullanır veya aşırı egzersiz yapar. Bu döngü, hem mide-yemek borusu sistemine hem de kalp ritmine ciddi zararlar verir.
Kişinin beden algısının bozulması (kendini aşırı kilolu görmesi) ve kilo almaktan ölümüne korkmasıdır.
* Tehlikeli boyutta zayıflığa rağmen yemek yemeyi reddetme, sürekli tartılma ve kalorilerle obsesif bir uğraş söz konusudur. Tüm psikiyatrik hastalıklar içinde hayati riski en yüksek olan tablodur.
Yeme bozuklukları, bedeni de hasta eden ruhsal sorunlardır. Hormonal dengesizlikler, kalp ritim bozuklukları, adet düzensizlikleri veya elektrolit kayıpları görülebilir. Kadıköy Psikoterapi Merkezi’nde kurucumuzun Tıp Doktoru (Psikiyatrist) olması en kritik güvencenizdir.
* Tıbbi Takip: Bedeninizin güvenliği için fiziksel sağlığınız takip edilir.
* İlaç Tedavisi: Yeme bozukluğuna eşlik eden depresyon, anksiyete veya dürtü kontrol sorunlarını yönetmek için gerektiğinde ilaç tedavileri düzenlenir.
Tedavide amacımız size “zayıflamayı” veya “kilo almayı” öğretmek değil; yemekle kurduğunuz ilişkiyi onarmaktır.
* Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): “Ya hep ya hiç” şeklindeki düşünce kalıplarını değiştirmek.
* Şema Terapi: Yeme davranışının kökenindeki “Duygusal Yoksunluk”, “Kusurluluk” veya “Yüksek Standartlar” gibi şemaları bulup iyileştirmek.
* Duygu Düzenleme: Stresle baş etmek için yemeğe sığınmak yerine, daha sağlıklı baş etme mekanizmaları geliştirmek.
Yemek, hayatın merkezinden çıkıp sadece bir “beslenme” aracı haline geldiğinde, hem ruhunuz hem bedeniniz özgürleşecektir.
“Tam anoreksiya değilim, tam bulimiya da değilim, o zaman hasta değilim” yanılgısına düşmek çok kolay. Oysa en yaygın ve en az tedavi edilen grup budur. “Bir Kalıba Sığmıyor Olmanız, Sorun Yaşamadığınız Anlamına Gelmez.”
Anoreksiya’nın tüm zihinsel belirtilerini taşırsınız. Ancak kilonuz “normal” veya “normalin üzerinde” olabilir.
* Tehlike: Kilonuz çok düşük olmadığı için çevreniz veya doktorlar durumu fark etmeyebilir, hatta “Ne güzel diyet yapıyorsun” diyebilir. Oysa bedeniniz ve zihniniz ciddi bir açlık stresi altındadır.
Tıkanırcasına yeme atağı (binge) olmadan, sadece “kilo almamak için” yediklerini çıkarma davranışıdır.
* Kişi normal bir porsiyon yemek yer ama bunu bile “fazla” görüp kusma veya ilaç kullanımıyla vücuttan atmaya çalışır.
Gündüzleri iştahsızlık veya çok az yeme, ancak akşamdan sonra (özellikle gece uykudan uyanıp) aşırı yeme halidir.
* Kişi, gece yemek yemeden uyuyamayacağına inanır veya gece yediğini sabah hatırlamayabilir. Bu durum suçluluk hissine yol açar.
Günümüzün “modern” yeme bozukluğudur.
* Kişi “sağlıklı, organik, temiz” beslenmeye o kadar takıntılıdır ki, sosyal hayatı biter. Dışarıda yemek yiyemez. Sağlıklı olmak isterken, yetersiz beslenme ve sosyal izolasyon nedeniyle ruh sağlığını kaybeder.
Geceler Kâbusa Dönmesin: Uykusuzluk ve Tedavisi
Yatağa girdiğinizde huzur bulmak yerine, “Ya yine uyuyamazsam?” stresiyle geriliyor musunuz? Saatlerce tavana bakmak, koyun saymak, sağa sola dönmek ve sabah çalan alarmın sesiyle hiç dinlenmemiş, dayak yemiş gibi uyanmak…
Eğer uykusuzluk, gündüz enerjinizi, odaklanmanızı ve tahammül seviyenizi düşürüyorsa; yaşadığınız durum basit bir “uyku kaçması” değil, tıbbi tedavi gerektiren Kronik İnsomnia (Uykusuzluk Hastalığı) olabilir.
Haftada 1-2 gece uyuyamamak strese bağlı olabilir. Ancak;
• Haftada en az 3 gece uyuyamıyorsanız,
• Bu durum 3 aydan uzun sürüyorsa,
• Uygun ortam olmasına rağmen uykuya geçemiyor veya uykuyu sürdüremiyorsanız,
Bu bir uyku bozukluğudur ve kendiliğinden geçmez.
Uyku, hassas bir terazidir. Sadece “kafeini azaltmak” yetmeyebilir.
• Psikiyatrik Nedenler: Depresyon, Anksiyete (Kaygı) ve Bipolar bozukluğun en erken belirtisi uykusuzluktur.
• Öğrenilmiş Uykusuzluk: Beyniniz yatağı “uyunacak yer” olarak değil, “düşünce üretilecek, stresli bir yer” olarak kodlamış olabilir.
• Biyolojik Nedenler: Huzursuz bacak sendromu veya uyku apnesi gibi fiziksel sorunlar.
Herkesin uykusuzluğu aynı değildir. Sizdeki hangisi?
Yatağa girdikten sonra zihnin susmaması, düşüncelerin hücum etmesi ve saatlerce uyanık kalmak.
Gece sık sık uyanmak ve tekrar uyuyamamak. Uyku “kesik kesik” ve kalitesizdir.
Sabah ezanıyla veya çok erken saatte uyanıp, yorgun olmaya rağmen bir daha uyuyamamak (Genellikle depresyon belirtisidir).
Amacımız sizi sadece “bayıltmak” (ağır ilaçlarla uyutmak) değildir. Hedefimiz, beyninizin doğal uyku ritmini yeniden kurmaktır.
1. Tıbbi Değerlendirme: Önce uykunuzu neyin kaçırdığını buluruz. Altta yatan bir hastalık varsa ona uygun tedavi düzenleriz.
2. İlaç Tedavisi: Gerekli durumlarda, bağımlılık yapmayan modern ilaçlardan destek alırız.
3. Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT-I): Uyaran kontrolü, uyku kısıtlaması ve düşünce düzenleme ile ilaçsız uyumayı öğretir.
Uykuya Hazırlık, Uyumak Kadar Önemlidir. Uyku hijyeni, beyninize “Uyu” komutunu vermeyi kolaylaştıran davranışlar ve çevre düzenlemeleridir.
Melatonin sadece karanlıkta ve serinlikte salgılanır. Odanız zifiri karanlık (blackout perde), sessiz (kulak tıkacı veya beyaz gürültü) ve serin (18-21 derece) olmalı.
Yatak sadece uyku ve cinsellik içindir. Yatakta TV izlemek veya çalışmak beyninize “Yatak = Stres” kodlar.
Ekranlardan yayılan mavi ışık beyninize “Güneş doğdu” sinyali gönderir. Uyumadan 1 saat önce ekranları kapatın.
Öğleden sonra 14:00-15:00’ten sonra kafeini kesin. Zararlı içeçekler sizi hızlı uyutur ama uykunun kalitesini bozar, gece uyanmanıza neden olur.
Her sabah aynı saatte kalkmak çok önemlidir. Hafta sonu geç kalkarsanız Pazar gecesi uyuyamazsınız (Jet-lag).
20 dakikada uyuyamadıysanız kalkın. Başka odaya geçip loş ışıkta kitap okuyun, uykunuz gelince yatağa dönün.
Gündüz “şekerleme” yaparsanız geceki uyku iştahınızı kapatırsınız.
Ruhun Sesi Kısıldığında Beden Konuşur
Bu hastalar genellikle Dahiliye, Nöroloji, Kardiyoloji ve Fizik Tedavi polikliniklerini aşındırmış, torbalar dolusu tahlil yaptırmış ama “Bir şeyin yok, strese bağlı” denilerek evine gönderilmiş, çaresiz ve öfkeli hastalardır.
Başınız, boynunuz veya mideniz ağrıyor. Kalbiniz sıkışıyor, nefes alamıyorsunuz veya cildinizde sebepsiz döküntüler çıkıyor. Doktor doktor gezdiniz, MR’lar çekildi, endoskopiler yapıldı. Sonuç hep aynı: “Fiziksel bir şeyiniz yok, her şey temiz.”
Öncelikle şunu netleştirelim: Hissettiğiniz ağrı ve acı %100 GERÇEKTİR. Bu bir rol yapma çabası değildir.
Zihin ve beden birbirinden ayrılamaz bir bütündür. İnsan ruhu; ifade edilemeyen öfkeyi, tutulamayan yası, söylenemeyen hayırı veya bastırılan travmayı bir yere kadar taşır. “Düdüklü tencere” misali, içerideki basınç çok arttığında ve dışarı çıkacak bir yol bulamadığında; buhar başka yerden kaçar: Bedeninizden.
• Yutkunamadığınız bir öfke, boğazda düğümlenme hissi (Globus) olur.
• Taşıyamadığınız yükler, geçmeyen sırt ve omuz ağrıları (Fibromiyalji) olur.
• Hazmedemediğiniz olaylar, mide ağrısı ve gastrit olur.
Bu hastalık binbir kılığa girebilir. Kliniğimizde en sık karşılaştığımız tablolar şunlardır:
Tıbbi bir neden bulunamayan yaygın kas, eklem ve yumuşak doku ağrıları. Sabahları dayak yemiş gibi yorgun uyanma.
Huzursuz Bağırsak Sendromu (IBS), sürekli şişkinlik, gaz, kabızlık-ishal atakları. “Mideme kramp girdi” cümlesinin tıbbi karşılığıdır.
Kalp krizi geçiriyormuş gibi göğüs ağrısı, çarpıntı (Panik bozuklukla sıkça karışır).
Psikojenik (yalancı) bayılmalar, baş dönmesi, denge kaybı, vücudun bir yerinde uyuşma veya karıncalanma.
Stres anında artan egzamalar, sedef atakları, sebepsiz kaşıntılar (Psikodermatoloji).
“Ağrım var diyorum, neden psikiyatriye geleyim?” diye düşünebilirsiniz. Çünkü ağrıyı hisseden yer kolunuz veya mideniz olsa da; ağrıyı işleyen merkez Beyninizdir. Uzun süreli stres ve depresyon, beyindeki ağrı kesici kimyasalların tükenmesine neden olur. Bu da vücudunuzun “ağrı eşiğini” düşürür.
Bu tedavideki en büyük gücümüz, Kurucumuz Uzm. Dr. Elvan Çiçekçi’nin bir Tıp Doktoru olmasıdır.
1. Tıbbi Dışlama: Önce şikayetlerinizin altında yatan gizli bir fiziksel hastalık olmadığından emin oluruz.
2. İlaç Tedavisi (Ağrı Eşiğini Yükseltmek): Beyin kimyasını düzenleyen özel ilaçlarla hem ruhsal gerginliği alırız hem de düşmüş olan ağrı eşiğinizi yükseltiriz. Bedeninizdeki “yangın alarmı” susar.
3. Psikoterapi (Kök Nedeni Çözmek): “Bedeniniz size ne anlatmaya çalışıyor?” BDT ve EMDR gibi yöntemlerle; bedene sıkışmış o duyguyu işleyerek, ruhsal yükü boşaltırız.
Zihin ve Beden Arasındaki Bağ Koptuğunda
Bazen aynaya baktığınızda yüzünüz size yabancı geliyor mu?
Yürürken bacaklarınızın size ait olmadığını, sanki bir kuklayı yönettiğinizi hissediyor musunuz?
Ya da günün belli saatlerini, nasıl geldiğinizi veya ne yaptığınızı hiç hatırlamadığınız oluyor mu?
Bu deneyimler sizi “aklımı kaçırıyorum” korkusuna sürükleyebilir. Ancak korkmayın, delirmiyorsunuz. Yaşadığınız şey, ruhsal bütünlüğün geçici veya süreli olarak kesintiye uğraması, yani Disosiyasyon (Kopuş) durumudur.
Disosiyasyon, aslında beynin çok akıllıca geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Kişi (genellikle çocukluk çağında) baş edemeyeceği kadar ağır bir travma, ihmal veya acıyla karşılaştığında; beyin bu acıyı hissetmemek için “şalteri indirir”. Yetişkinlikte ise bu mekanizma otomatikleşir ve stres anında kişi istem dışı olarak gerçeklikten kopmaya başlar.
Kliniğimizde en sık karşılaştığımız üç temel tablo şunlardır:
Kişi çıldıracağını düşünür ama gerçeklik testi bozulmamıştır.
• Depersonalizasyon: “Ellerim bana ait değil gibi”, “Duygularım alındı, robot gibiyim.”
• Derealizasyon: “Dünya yapay, iki boyutlu veya kartondan yapılmış gibi”, “Zaman algım bozuldu.”
Kişi hayatının travmatik veya stresli belli dönemlerini tamamen siler. Beyin o anıları “tehlikeli dosya” olarak işaretler ve erişimi kapatır.
• Disosiyatif Füg: Nadiren de olsa kişi kim olduğunu unutup, evden ayrılıp başka bir yere gidebilir.
Travmanın en uç savunma biçimidir. Kişinin zihni, dayanılmaz acıyı tek bir kimlikle taşıyamadığı için “parçalara” bölünür. Kişinin içinde farklı “alter” kimlikler oluşur. Bu bir cin çarpması değil, parçalanmış zihnin hayatta kalma çabasıdır.
İlaçlar yardımcı olsa da, asıl tedavi psikoterapidir.
1. Güvenlik ve İstikrar: Kriz anlarında nasıl yere basacağınızı (topraklanma) öğrenirsiniz.
2. Travma Çalışması: Şalterin inmesine sebep olan orijinal olayı çalışırız.
3. Entegrasyon: “Yabancı” hissettiğiniz parçaları yok etmek değil; onları kabul edip ana kimliğinizle bütünleştirmektir.